DDSB : “15-16 Haziran Direnişi Şanlı Bir Mirastır!”

H.Merkezi:15-16  Haziran işçi direnişin 47. yıldönümüne girerken Devrimci Demokratik Sendikal Birlik (DDSB) bir açıklama yayınlayarak “15-16 Haziran Direnişi Şanlı Bir Mirastır” dedi. Açıklamayı güncelliğinden kaynaklı olduğu gibi yayınlıyoruz.

“Türkiye işçi sınıfının mücadele tarihine şanlı bir miras olarak yazılan 15-16 Haziran Büyük İşçi Direnişi bulutsuz gökyüzünde çakan bir şimşek değildi. İşçi sınıfının uzun yıllara dayanan kendiliğinden mücadelesinin doruğa ulaştığı patlama anıydı. 1961’de gerçekleşen Saraçhane mitinginin ardından 15-16 Haziran Direnişiyle işçi sınıfı bir kez daha  başkaldırısını, yığınsal tepkisini militanca sokağa taşımasını bildi. KAVEL işçisinin gasp edilen hakları için giriştiği mücadele 1965 yılının ortalarına doğru yükselişe geçen işçi sınıfının mücadelesinde yeni bir dönemin kapısını araladı. Gelişen mücadeleye, patlak veren sayısız grev ve direnişe on binlerce işçi katılarak yeni ve militan bir işçi kuşağının doğumu gerçekleştirdi.

1968 yılı egemen sınıfların, günümüz genç kuşaklarını inandırmaya çalıştığı gibi, ne haylaz öğrencilerin bir isyanı ne de “bireysel özgürlük” için girişilen  bir başkaldırıydı. Avrupa’da; Fransa ve İtalya’da patlak veren ve çok kısa bir zamanda etkilerini tüm kapitalist ülkelerde gösteren ’68 başkaldırısı, II. Emperyalist Paylaşım Savaşı’ndan  itibaren biriken ve keskinleşen çelişkilerinin dışa vurumuydu. Kapitalist merkezlerde öğrenci gençliğin gerçekleştirdiği üniversite işgalleri işçi sınıfının genel grev ve eylemleriyle buluşuyor, fabrika işgalleri, kitlesel miting ve yürüyüşler ortak mücadele hattında birleşiyordu. Öğrenci ve işçi hareketi burjuva devlet aygıtının baskı ve terörüyle, ordu ve polisle karşı karşıya geliyorlardı.

Avrupa’da yaşanan üniversite ve fabrika işgalleri, dünyanın bir çok ülkesinde gelişen mücadele yaşadığımız coğrafyada da yansımalarını bulmuş, 1968 yazında İstanbul Üniversitesi’nin işgaliyle öğrenci gençlik hareketinin mücadelesi hızla gelişme göstermiştir. Derby işgaliyle birlikte işçi sınıfının mücadelesinde fabrika işgalleri önemli bir yer edinmeye başlamış, direniş  hattını şekillendirmeyi sürdürmüştür. İşçi sınıfının ivmelenen militan eylemliliği işçi hareketinin hem büyümesine hem de niteliğinin gelişmesine yol açmıştır. Bu gelişme işçi sınıfının ileriye doğru bir atılım gerçekleştirmesini sağlayan bir işlev görmüştür. Süreç; Singer Fabrikasının işgal edilmesinin ardından Demir-Döküm ve Sungurlarda yaşanan işgalle direnişlerin fabrikaların sınırlarını aşarak işçi havzalarına yayıldığı, kadınların direnişlere militan şekilde katıldığı gelişmelere tanıklık etmiştir. Gamak işgaliyle birlikte işçi sınıfının gelişen mücadelesi polisin silahlı saldırısıyla bastırılmak istenmiş, katledilen işçi Şerif Aygün’ün cenazesi, binlerce işçi ve öğrencinin katılımıyla uğurlanmıştır. İşçilerin haykırdığı “evde çocuk ekmek bekliyor” gibi sloganlar yerini işçi sınıfının politik taleplerini haykırdığı sloganlara bırakmış, Alpagut Linyit işletmelerinde ve Günterm işgalinde işçiler örgütlenmeler yaratarak kurdukları işyeri konseyleri aracılığıyla işyerini çalıştırmaya, üretimi sürdürmeye devam etmişlerdir.

İşçi sınıfının kendiliğinden gelişen hareketi; fabrika işgalleriyle, boykot ve grevlerle her gün bir yerde patlak vererek büyürken yüzünü sınıfa dönen öğrenci gençliğin taşıdığı bilinç, sınıf hareketinin giderek politikleşmesini de beraberinde getirmişti. 6. Filonun İstanbul’a gelişini protesto etmek için meydanlara çıkan öğrenci gençliğin yanında işçilerde alanlardaki yerini almıştı.

İşçi sınıfının mücadelesi sendikal barajlarla engellenemez!

1968 başkaldırısıyla birlikte hızla devrimci saflara akan öğrenci gençliğin yanı sıra işçi sınıfının yasal sınırların ötesine taşan eylemliliği hakim sınıfların yeni saldırıları karşısında mayalanmayı sürdürmüştür. 15-16 Haziren direnişi devlet eliyle güçlendirilmek istenen sendikal bürokrasiye karşı işçi sınıfının gelişen bir isyanıydı. Hakim sınıflar işçi sınıfının yükselen mücadelesini bastırmanın, geriletmenin yöntemi olarak sendikalar kanununda, grev ve lokavt kanununda değişiklik yapmak istemiş, işçi sınıfının sendikal örgütlenme hakkını 1/3 barajıyla gasp etmeyi amaçlamıştır. Sendikalar kanununuyla DİSK’in “canına ot tıkamayı”, devlet denetiminde kurulan TÜRK-İŞ’in önündeki dikenleri temizlemeyi hedefleyen hakim sınıflar işçi sınıfının temel haklarına saldırarak mücadelesinin önüne barajlar örmeyi istemiştir. Saldırı yasasının mecliste kabul edilmesinin ardından 15 Haziran’da 70 bin işçinin katılımıyla fabrikalarda üretimi durdurma eylemleri yapan işçiler 16 Haziran günü 150 bini ulaşan kitleselliğiyle üç koldan yürüyüşe geçerek kazanımları için önlerine kurulan barikatları bir bir aştı. İşçi sınıfının bu tarihi eylemi faşist devletin tüm zorbalığıyla bastırılmak istenmiş, tanklarla, zırhlı birliklerle önleri kesilmiş, üzerlerine ateş açılarak işçiler katledilmiştir. İşçi sınıfının yükselen mücadelesini bastırmak için devletin ordu ve polis gücünün harakete geçirilmesi, işçilerin katledilmesi yetmemiş ilan edilen sıkı yönetimle sendikal bürokrasi devreye sokularak işçi sınıfının mücadelesi yenilğiye uğratılmaya çalışılmıştır. DİSK’in eylemin bitirilmesi yönündeki çağrısı üzerine fabrikalara dönen işçiler taleplerini yükseltmeye devam etmiş, tutuklanan işçilerin serbest bırakılması ve yasanın geri çekilmesi talebiyle üretimi durdurarak, iş yavaşlatarak eylemlerini sürdürmüştür. İşçi sınıfının militan ve kararlı mücadelesini işçileri katlederek, sendikacıları, tutuklayarak, 5 bin öncü işçiyi işten çıkartarak bastırmaya çalışan devlet bir yıl sonra yasayı iptal etmiş, DİSK’in kapatılmasını ve saldırı yasasını 12 Eylül AFC’nin karanlık günlerine bırakmak zorunda kalmıştır.

15-16 Haziran Direnişi Ve Kaypakkaya

15-16 Haziran 1970 Büyük İşçi Direnişi başladığında Kömünist Önder İbrahim Kaypakkaya Ankara’dadır. Direniş haberini duyar duymaz 15 Haziran Pazartesi günü gece yarısı İstanbul’a hareket ederek 16 Haziran günü İstanbul’da işçilerin arasında yerini almıştır. Bu işçi direnişine de yine aynı sorgulayıcılıkla yaklaşarak önemli dersler çıkarır ve “15-16 Haziran Büyük İşçi Direnişi, İki Çizgi Arasındaki Mücadelenin Şekillenmesi Ve PDA Revizyonizminin Bir Daha Kılık Değiştirmesi” başlıklı yazısında  15-16 Haziran Direnişinden çıkardığı dersleri şöyle sıralar: İşçi hareketi, birinci olarak, devrimin şiddete dayanacağını, bunun zorunlu ve kaçınılmaz olduğunu gösterdi. Aybar-Aren oportünizmine ve bütün pasifist, parlamentarist görüşlere ağır bir darbe indirdi.

İkinci olarak, işçi hareketi, burjuva devlet teorilerine ağır bir darbe indirdi. Halkın kurtuluşunu hakim sınıfların ordusundan beklemenin ne derece ahmakça bir hayal olduğunu gözler önüne serdi. Çünkü işçi direnişi tanklarla, süngülerle, sıkıyönetimle bastırılmıştı. Süngülerin gölgesine sığınan patronlar, sıkıyönetim makamlarıyla birlikte yüzlerce işçiyi işten atmışlardı. Yüzlerce devrimci işçi ve aydın, sıkıyönetim mahkemelerinde yargılandı. Bütün bunlar M. Belli’nin, D. Avcıoğlu’nun ve H. Kıvılcımlı’nın cuntacı hayallerinin ve anti-Marksist-Leninist devlet ve ordu tahlillerinin saçmalığını ortaya çıkardı.

Üçüncüsü, 15-16 Haziran Büyük İşçi Direnişi, gerçek kahramanın kitleler olduğunu bir kere daha gösterdi. Ve bir avuç seçkin aydın grubuna dayanarak devrim yapmayı hayal eden bireyci küçük-burjuva akımlarına ağır bir darbe indirdi.

Dördüncüsü, 15-16 Haziran direnişinin bastırılması, devrimin ilk başlarda şehirlerde başarıya ulaşamayacağını, şehirlerde zaman zaman ortaya çıkacak işçi ayaklanmalarının kırlık bölgelere çekilmediği takdirde bastırılmaya mahkum olduğunu gösterdi. PDA kliğinin belirsiz bir gelecekte, şehirlerde genel ayaklanma ile iktidarı ele geçirme hayallerine ağır bir darbe indirdi.

Beşincisi, 15-16 Haziran’dan sonra gelen ve üç ay süren sıkıyönetim, en zor şartlarda dahi mücadeleye devam etmenin ancak gerçekten devrimci bir örgütlenmeyle, yasadışı bir temel atarak ve çalışmaları bu temel üzerine inşa ederek mümkün olabileceğini gösterdi. Legaliteye bel bağlamanın, revizyonist örgütlenmenin, şiddetlenen sınıf mücadelesi şartlarında halkımıza zarar vermekten başka bir işe yaramayacağını gösterdi.

Altıncısı, 15-16 Haziran Direnişi, ülkemizde devrimin objektif şartlarının ne kadar olgunlaştığının somut bir delili oldu.

Kaypakkaya yoldaşın içinde yer alarak titizlikle gözlemlediği ve ülke devriminin izleyeceği yola ve mücadele hattına dair önemli sonuçlar çıkardığı 15-16 Haziran Direnişi kimi küçük burjuva aydınların “işçi sınıfına yüz çevirerek gerilla savaşı vermek üzere  kırlık bölgelere çekilmenin hazırlığına giriştiler” yönlü eleştirilere bugünde bir yanıt olma niteliği taşımaktadır.

15-16 Haziran Ruhuyla Saldırılara Yanıt Olalım!

15-16 Haziran Direnişi 47. yılında da işçi sınıfının mücadelesine rehberlik etmeye, saldırılara karşı direnişe güç katmaya devam ediyor. İşçi sınıfının kazanılmış haklarına bugünde pervasızca saldırmaya devam eden hakim sınıflar 47 yıl önce olduğu gibi saldırı yasalarını gece yarıları çıkarmaya, işçi sınıfını en temel haklarından yoksun bırakarak kölece çalışmaya ve yaşamaya mahkum etmek istiyor.

15 Temmuz darbe girişimiyle birlikte ülkeyi OHAL ve KHK’lerle yöneten egemenler işçi sınıfının mücadeleyle kazanılmış haklarına pervasızca saldırıyor. Siyasi ve ekonomik krizin en ağır faturası işçi sınıfına ve emekçilere kesilmek isteniyor. İlk elden işçi sınıfını örgütsüz bırakarak sömürü ve baskı çarkında öğütmeyi, yoksulluk ve açlıkla terbiye etmeyi amaçlayan patron ağalar kazanılmış haklara da her fırsatta saldırarak işçi sınıfını susturmayı, sessizliğe boğmayı hedefliyor. İşsizlik rakamlarının yüzde 13’lere ulaştığı ülkemizde gece yarıları çıkarılan KHK’lerle binlerce kamu çalışanı eğitim emekçisi işinden uzaklaştırılarak geleceksizliğin kucağına itiliyor. İşsiz ve geleceksiz bırakılan emekçilerin hak arama mücadelesi de devlet terörüyle yasaklanarak, gözaltı ve tutuklamalarla engellenmeye çalışılıyor. İşlerine geri dönebilmek için emekçilerin, akademisyenlerin açlık grevi terörize edilerek tüm emekçilere, direnenlere gözdağı verilmek isteniyor.

Yine ekonomik kriz göstergelerinin tehlike ibresine çakılı kaldığı ülkemizde egemenler saldırılarını kazanılmış hakları gasp etmeye yöneltmiş durumdadır. Kamuya ait işletmeleri Varlık Fonu bünyesinde toplayarak yeni bir talanın, özelleştirme saldırısının önünü açmaktadır. İşsizlik fonu da dahil olmak üzere çeşitli fonların kriz anında bankaların kurtarılmasında kaynak olarak kullanılacağı bir sır değilken işçi ve emekçiler yok sayılmaya devam edilecektir.

Patron-ağalar işçi ve emekçilere yönelik en ağır saldırılarını ve hak gasplarını bu süreçte yaşama geçirmeyi planlamaktadır. OHAL ve KHK’ler toplumun tüm kesimlerine, işçi ve emekçilere yönelik saldırıların yaşama geçirilmesinde koç başı işlevi görmektedir.

Kıdem tazminatının gaspına izin vermeyeceğiz!

İşçi sınıfının uzun mücadeleler sonucu kazandığı kıdem tazminatı hakkı yok edilmek isteniyor. Fon adı altında ortadan kaldırılmak istenen kıdem tazminatı işçilerin uzun yıllar çalışarak hak ettiği ve emekli olduğunda eline geçen tek toplu para. Bugün iktidar işçilerin alınteri ile elde ettiği  bu parayı patronlara yük olduğunu söyleyerek ortadan kaldırmak istiyor. Bunu yaparken de “kıdem tazminatı almaya işçiler de alsın diye bu düzenlemeyi yapıyoruz!” yalanıyla işçiler kandırılmak isteniyor kıdem tazminatı alamayan işçilerin tazminat alabilmesi için yapılması gereken, yasal güvencesi olmayan “fon” kurmak değil, mevcut kıdem tazminatı düzenlemesini güçlendirici gerekli yasal düzenlemeleri yapmaktır.  Türkiye’de fonların geçmişi hep kötü olmuştur. Hala yürürlükte olan işsizlik fonuna baktığımızda bile, fonda biriken işçinin alınterinin işsiz kalan işçilerden çok patronlara, kamuya aktarıldığını biliyoruz. İşçilerin maaşından her ay kesilerek milyarlarca lira toplanan işsizlik fonundan işsiz kalan işçiler asgari ücretin bile altında yardımlar alabilmiş bunu da en fazla 10 ay sürdürebilmiştir. Kıdem tazminatı fonunda da benzer sonuçlar yaşayacağız. Devletin garantisi olmadan patronların insafına bırakılan bir fon kurulmak istenmektedir. Patronların her ay işçilerden kestiği parayı buraya yatırması beklenirken, yatırmaması durumunda ne olacağı belirsiz bir düzenlemedir. İşçi sınıfı için yapılması gereken mevcut kıdem tazminatı düzenlemesinin ortadan kaldırılması değil, çeşitli patron oyunlarıyla kıdem tazminatı alamayan işçiler için bir düzenleme yapılması adına  mücadele etmektir.

Kiralık işçiliği dayatarak güvencesizliği kural haline getiren, çalışma koşullarını ve sömürüyü ağırlaştırmayı amaçlayan egemen sınıflar düşük ücretle işçi ve emekçileri yoksulluğun ve açlığın kuşattığı asgari bir yaşama mahkum etmek istiyor. Çalışmanın, iş bulmanın yaşanan iş cinayetleriyle birlikte ölümle eş anlama geldiği günümüzde maden ocakları, inşaat sahaları, deri ve tekstil fabrikaları, taşeron işçiler iş cinayetlerinin, güvencesiz çalışmanın adresi olmaktadır.

İşçi sınıfına dayatılan sömürüye, kazanılmış hakların kalıcı şekilde gasp edilmesini amaçlayan saldırıya karşı direniş ve mücadele de kesintisiz şekilde sürmektedir. Baskı ve devlet terörüyle sindirilmek, susturulmak istenen işçi sınıfı kazanılmış hakları için mücadele etmekten geri durmayacaktır. Bu nedenledir ki direnişleri büyütmek, yönünü örgütlü bir mücadeleye çevirerek talepleri daha gür sesle yükseltmek bugün daha da önem kazanmıştır. Hakim sınıfların devlet terörüyle, baskı ve katliamlarla gemi iyice azıya aldığı, başta Kürt ulusu olmak üzere tüm ezilen ve yok sayılan kesimlere intikam hırsıyla saldırdığı tabloda işçi sınıfının mücadelesini saldırılara karşı sokağa taşımak ortak direniş hattının parçası haline getirmek hayatidir. Kürt ulusunun, Alevilerin, kadınların mücadelesiyle ortaklaşmak, işçi sınıfına yönelik saldırılara karşı ortak tavır alarak süreci göğüslemek bugün açısından yaşamsal sayılmalıdır.

15-16 Haziran Direnişinin 47. yıldönümünü işçi sınıfına dayatılan saldırılara ve hak gasplarına karşı mücadelede gününe çevirelim. Ekonomik krizin ağır faturasının işçi sınıfına, emekçi yoksul halka kesilmesine, Kıdem tazminatı hakkının gasp edilmesine karşı işçi sınıfının tarihten gelen mücadele azmini, kararlılığını kuşanarak fabrikaları, sokakları işçi sınıfının mücadele kürsüsü haline getirelim.

Sınıf sendikacılığının mevzilerini işçi sınıfına yönelen saldırılara karşı güçlendirelim!

Devrimci Demokratik Sendikal Birlik saflarında işçi sınıfının direnişini ve mücadelesini büyüterek ezilenlerin günlüğüne direnenlerin sınıf tavrını ve kazanacağını not düşelim.

 

DEVRİMCİ DEMOKRATİK SENDİKAL BİRLİK

(DDSB)

Haziran 2017″